geyikler lanetler
Yukarıdaki resim Mehmet Siyahkalem’in. Hakkında yazmam gerek. Çünkü yaptığı resimlerde şaman cinleri var; cin düğünleri, kemençe çalan cinler vs. İlgileniyorum çünkü dedemi bir geyik cin lanetledi.
Gece yarıları kimsenin yanından geçmediği mezarlık koruluğuna gidiyordu. Kimseye söylemiyordu orada ne olduğunu. Son seferinde olan olmuş; bir geyik lanetlemiş güzel dedemi. Anlatmış zor bela: Onu neyin çağırdığını bilmiyormuş, ama çağıran neyse “hayır” diyemiyormuş. Atını hazırlayıp çıkıyormuş gecenin bir yarısı. O gece dolunay varmış, durgunmuş hava, yaprak kımıldamıyormuş. Ormanın karnına geldiğinde atı huysuzlanmış; şaha kalkıyor, ama daha da ileriye gitmiyormuş. Dedem dikkatle bakmış çevreye; olağandışı hiçbir şey görememiş. İnip, atının karnının altından karşıya bakmış. (Aklınızda olsun, öbür alemleri biz göremeyiz, ama o perdeyi hayvan bedenleri aralayabilir:) Oradaymış. Bir geyik. Umursamaz, kibirli. Tuhaf olan metrelerce uzunlukta ve çatal çatal olan boynuzlarıymış. Sağa sola döndükçe çarpması gerekirmiş dallara ama, hayır hiçbir engelle karşılaşmıyormuş boynuzlar. Neden sonra koşarak uzaklaşmış geyik, tek bir yaprağı dahi kıpırdatmadan. Atının üstünde yarı baygın gelmiş eve dedem. Ev halkı imamı uyandırıp eve getiremeden de ölmüş.
Annem 5 yaşındaymış babası öldüğünde. Erken büyümesi gerekmiş. Annesi dayanamıyormuş çok sevdiği eşinin yokluğuna; geceleri eşinin mezarında uyuyormuş. Giysileri toprak içinde oluyormuş sabah eve, çocuklarına dönerken. Zavallı annem.
*
Yıllar sonra R. ile ilk yolculuğumuzu yapıyorduk. Beni gelip İzmir’den almıştı. uzun hikaye, belki sonra anlatırım. Yollarda konaklayarak, Uludağ’a giden yokuş yolun başına gelmiştik. Yolun ortasına geldiğimizde, araba buzlu kaygan yolda bir türlü ilerleyememişti. İki yan da ormanla kaplıydı. Karanlık ve soğuktu. Yanımda, ilerde kocam olacak ama hala birbirimize hiç dokunmadığımız için R. Bey dediğim bir adam vardı ve en korkuncu sarhoştum. Çünkü konuşuyorduk ve ben ilk kez birine tüm ayrıntısıyla hayatımı anlatıyordum. İlk kez birinin beni anlayabileceğini hissetmiştim ve evet anlıyordu da. Yassı şişeden kanyak içiyordum konuşurken.
Ben hatırlamıyorum. Yolda o geyiği görmüşüm. R. Bey’e ısrarla yola bakmasını, çünkü yolda boynuzları müthiş uzun bir geyik olduğunu söylüyormuşum. Arabadan çıkmışız ve ben bayılmışım. R. Bey’ e dedemin ölüm hikayesini, sıcak bir otel odasına gelince anlattım. (O yine dikkatle dinledi. Ama bana kızgındı çünkü ondan, sıradan bir kız gibi erkeksi bir performans beklemiş, otomobili ya ileriye ya geriye götürmesi için ısrar etmişim, güya. Oysa yapamamış ve bu çok doğalmış. Kendini suçlu hissetmesine neden olmuşum. -Bir taksi şoföründen yardım alarak inebilmiştik Bursa’ya.- Oysa hiç öyle değildi, sadece korkmuştum. Bir daha Uludağ’a gitmedim. Gitmeyeceğim de.)
Torunlar, dedelerinin hafızasını taşır mı? Belki.
Size neden bir ara Mehmet Siyahkalem’i yazmam gerektiğini umarım anlatabildim.
December 17, 2006
